31 Mayıs 2011 tarihli bir yazı. Türkiye üçüncülüğünü bana getiren kompozisyon...
Elime alıyorum hayatımı ona her dokunduğumda. Gözlerimin önünden geçip gidiyor yaktığım filmlerimin dumanı... Öylesine seyrediyorum, onu her içime çektiğimde fazladan yaşayamayacağım bir günün gidişini, yalnızca seyredebiliyorum! Geleceğime uzanıp eksilen günlerimi tutamam; ellerim dolu...
Her sabah güneş ziyarete geldiğinde bu şehre, gözlerime ayrı uğruyor. Beni sevdiğinden değil; gözlerimi merak ediyor, yorgun göz kapaklarımın altından usulca zihnime işliyor. Dünyama kendi üfürdüğüm dumanın altında, gözlerimin akının her geçen gün biraz daha sararmasına tanıklık etmek istiyor... Her defasında yeniyorum onu. Nefesimi onunla doldurduğumda, o beni bitirmeden ben onu bitiriyorum. Biliyorum, yalnızca kendimi kandırıyorum. Bitirdiğimi sanıp yere attığım her bir izmarit, bulunduğu yerde değil; akıp gittiği kanımda yanmaya devam ediyor. Bu tenin altında açılmış yaralarla giden bir çağım aslında...
Önceleri bir limandı benim için bu arkadaş. Şimdi ise zihnime, kalbime ve benliğime işleyen bir duman... Gerçeklerden korkmuyorum, işte buradayım. Aynada benliğimin karşısındayım. Lakin sorarım arada kendime; yanımdaki bu yoldaşla, yüzümde korkularla ve kalbimdeki karalarla nereye gidiyorum...
Bugün farklı bir gün olmalı. Ben ki ne zaman güneş batsa, ne zaman yıldızlarımla seyahate çıksam günüme gün kattığımı zannederdim. Oysaki fark edemedim yanımdaki düşmanı. Damarlarımda umarsızca dolaştığını, nefesimi bulandırdığını, fark edemedim bana ait olanı benden almaya çalıştığını...
Kendi hikayemin tek kahramanıyım ben. Senaryomu istediğim gibi yazarım. Sonuçta bu benim evrenim, bu benim savaşım. Savaşlardan sonra ne kadar sessiz kalsam da yalnız başıma solmayacağım.
Geç de olsa farkına vardığım bir şey var. Söylemek istiyorum; lakin sözcükler donup kalıyor dudaklarımda. Hala temiz kalan birazcık nefesimle üfürüyorum tüm kelimeleri: ''Seninle ölümler ne erken imiş arkadaş! Artık benden biri değilsin. Umarım başka canlarla yanmadan kendi küllerinde kaybolursun. Benden aldıklarının hesabını bir bir soracağım, sensiz bir hayata yeniden doğacağım...'' Ateş içimden çıktı artık...
E.E
dünyanın evren'i ;)
22 Aralık 2011 Perşembe
29 Kasım 2011 Salı
Anılar bir yaprak misali düşer gökyüzünden ~
Bir gemi yanaşır usulca limana. Hoş bir ahu getirmiştir uzaklardan yakınlarına. Estikçe eser yüzüne, engel olamazsın. Kapattırır gözlerini zorla, o anına uyanamazsın. O rüzgârda ilk olarak duyduğun tek şey bir parmak şıkırtısı olur. ‘şık’ artık orda değilsin okuyan. Bilinmez yerlerde de değil aksine en bildiğin yerde, eskideki sendesin… Film gösterime girmiştir. Bir yoldasın, ritmik adımların eşlik ediyor yalnızlığına. Geride bıraktığın ağaçların her birinden usul usul düşer yapraklar sen geçerken. Çünkü her biri rolünü tamamlamıştır bu filmde. Göstermiştir kendini sana, bahsettiğim düşen yapraklardan kasıt, geçmişimize anı olarak diktiğimiz her bir anıt…
O kaldırımda yürürken her adımında yeni bir senfoni çıkar karşına. Her yeni ağacın her yeni yaprağı ayrı tonda ayrılır evinden doğru toprağa. Önce bir yöne doğru süzülüşünü tamamlar yaprak, sonra hafiften keser boşluğu. Bu dönüşün keskinliğini yalnızca o ağacı geride bırakan kişi hisseder büzülmenin eşiğindeki tebessüm eden dudaklarında… Geçtiğin her ağacın arkasından eski yüzler gülümser belki sana. Belki de kendini toprakta bulmuş her bir yaprağı seni takip eden anıcağızların oynatır usulca. Havada o kadar çok yaprak var ki, her çeşidi… Bazılarını düşürmek istemeyiz. Lakin dalından koptuğunda istenmeyen o yaprak, rüzgârını bir kez daha estirecektir ruhumuza doğru. Bir kez daha dudaklarımızda ki büzülme üstün gelecek tebessüme. Birden durursunuz, bir yaprak tam gözlerinizin önünde, havada asılı kalmıştır. Bir an kendinizi görürsünüz o yaprakta. Dudağınızdaki büzülme fısıldar yaprağa ‘ben hep burada olacağım, rüzgârlar esip ne zaman yapraklar düşmeye başlarsa, ruhuna ilk ben dokunacağım’ ve yaprak düşer… Bu yaprak öyle bir düşer ki ayaklarının hemen önüne adım atamazsın o anda. Öyle bir düşer ki kalbinden yerlere, diğer tüm yapraklar bir anlık ona bırakmıştır tüm anı kumbaranı. Öyle fazla yalnız kalmaz yerde ama o incecik zaman diliminde çizmiştir bile çoktan en büyük paydayı kendisine…
Bunları yazdım ey okuyan çünkü ilk cümledeki gemi bir zamandır benim limanımda demirlemekte. Bir süre önce ‘şık’ ladı birkaç parmak benim için. Her geçen gün birkaç ağaç daha bırakıyorum geride. Arkama dönüp bakıyorum yapraklarıma ve onların neden olduğu tebessümün büzüldüğü dudaklara…
Onlara engel olamam, yağmura yetişemeyen silecekler misali. Onları görmezlikten gelemem, eski ceketimin cebinde kalmış kelimeler misali. Sanırım onlarsız da yapamam, sol yanıma iliklenmiş düğmeler misali…
E.E
22 Eylül 2011 Perşembe
başı da yok, sonu da
O kadar boş ki kafam, sanki her şeyi yazmışım gibi hissediyorum. Söyleyecek sözüm kalmadı sanki. Zorlanıyorum yazmakta. Odaklanamıyorum, kafamdaki boşluk öyle dolu ki.
Sessizlikte uyumayı çok severim, sessiz olunca uyuyamam aslında; çok şey düşünür, boş kafamı doldururum. Şimdi hangi konuya nasıl giriş yapacağım hiç bilmiyorum. Ben ne istediğimi zaten bilmiyorum ki siz ne istiyorsunuz onu da bilmiyorum. Bu iş nasıl yürücek elimizde sadece bitiren şarkılar var. Dinle dinle bi hal oldum, ne gelen ilham var, ne getiren peri. Önceden bir ilham perim vardı. Ama gariptir, bana hiç yazdırmadı. Yazdıklarımı bir bir çıktıkları yere gönderdi. Umursamadı bile. Önceden güzel yazardım ben. Şimdi anladım ki, o öyle derine itti ki çıkan sözlerimi, hissedemiyorum artık güzel cümlelerimi... Lakin çok net hissettiğim şeyler var; böyle taa derinden gelen bir his... derinlerden kalbime, oradan parmak uçlarıma ve dudaklarıma uzanan harfler, sözcükler ve cümleler... Tek ihtiyaçları zaman. İstiyorum onları ve inanıyorum, gelecekler ve geldiklerinde hiç bitmeyecekler... Belki bi süre objektif olamam, saçma duygusallıklara kapılabilirim. Belki arada yine böyle saçma yazılar yazarım. Siz de yapın, çok saçma olsun, anlamsız olsun ama yazın. Derinlerdeki güzel cümlelerin üzerini örten bu saçma sözleri bir an önce atın...
Gece gece yeterince saçmaladım galiba. Siz okurken haz alamayacaksınız biliyorum ama ben yazarken öyle güzel vakit geçirdim kiii. İlham gelsin diye en iyi parçaları dinledim veya dinlettirildim (just A.) Bu usturupsuz yazı bir ayrım noktası olacak benim için. Bundan önceki yazılardan farklı bir evrende yaşıyorum artık, bu evren benim...
E.E
dn; şarkı kaynağıma, cümle destekçime sonsuz sevgiler :)
Össese.
Bir hayattır ki, yaşatır içinde. Bir hayaldir ki, koşturur peşinde. Bir gözde ahudur ki, yaşamak başarının gölgesinde. Bir büyük hüzündür ki, aramak geleceği karanlık yerlerde... Bir mühim gayedir ki, yorar insanı en genç haliyle... Her neyse... Anlatmak istediğim budur, tanımsızlığıyla uçsuz bir huduttur. Gözlerin gözlere baktığı kadar, dillerin dillere seslendiği kadar, geçmişi geleceğe bağladığı kadar...
Güzel bir gelecek arzusu sürekli tahayyür edilir genç yaşamlarda. Lakin her zaman eksik olmayan bir kaygı vardır bu düşüncelerde. Tanımı hep değişiktir farklı beyinlerde. Kimi, hiç çekinmeden karşısına çıkıp, geleceğini isteyecekken ondan, kimi, garip bir belirsizlik içinde büyütecektir onu gözlerinde. O diye bahsettiğim şey, ne canlıdır ne cansız. O diye bahsettiğim şey, vakti zamanı gelince, kimi insanın canına can katacakken, kimisi için o vakitler, olacaktır bir hüzn-gâh. O diye bahsettiğim şey, bir buçuk milyon insanın geleceği için karaladığı sayfalardır, işaretlediği, kimi zaman anlamsız, kimi zaman mühim sorulardır...
Peki bizlere düşen nedir? Cevabı basit; kime sorsak ders çalışmaktır yanıtı, kime sorsak test çözmektir cevabı. Aslında kimi zaman hak vermemek elde değil bu sözlere. ''Mademki geleceğimizi bize verecek olan şey bu sınavsa, kendimizi bu sınav için bazı şeylerden soyutlamamız gerek'' derim bazen kendi kendime... Hele bir okullar açılsın bakarız. Dostlarımı bir göreyim, kim bilir belki yeniden canlanırız...
Küçük bir çocukken, yetişkin bir insan olmaya adayken, okul kantininde, okul bahçesinde, arkadaşlarımla vakit geçirirken, kardeşim gibi sevdiğim dostlarım hep yanımdayken, onlarla geçirdiğim vakte paha biçilemezken, o dediğim şey, günü geldiğinde kardeşlerimle beni yarıştıracakken, geçmek zorunda mıyız ey dostlar, zehirli meyveli ağaçların süslediği öss bahçesinden...? Yetmez ki geçmek bahçeden ey dostlar. Bahçenin sonundaki küçücük kapıya ne demeli? Küçük bir kapı ama büyük insanları alıyor. Talihsizliğe falan bakmıyor, şansla oynanan bir oyun gibi hatta kimine göre. Tamam, kapıya kadar geldik, ya kapalıysa? Fazla seçeneğimiz yok gibi ey dostlar; ya anahtarı bulur açarız ya da anahtarı bulmaya çalışmaz kapıda kalırız... Nedir bu kapının ihtişamı, nedir bu kapıyı açmanın sırrı? Bu kapıdan geçmek bu kadar önemli mi ki? Bu kapıdan geçmek; insanın hayatını kazanması ya da kaybetmesidir, hayatını kazanmak ve o hayata bir adım önde başlamaktır. Tüm bunlar iyi güzelde, bu kapıya giden yolda ne var, kimler var? Bu kapıya giden yolda ben varım, sen varsın, biz varız, hepimiz... Bu kapıya giden yolda testle tost arasında sıkışmış gençlik var. Ya geçemezsek bu kapıdan, o zaman ne olur? Yıkılır mı tüm hayallerimiz? Kalmaz mı sevenimiz...
Peki bu öss dediğimiz şey can yakar mı? Kendileri ısırgan bir sivrisinek gibi midirler? Yazdık çizdik, tartıştık. Lakin bizim elimizde olan bir şey mi ki bu öss? Sordum kendime, cevabı yine kendimde; ''yavru bir kedi gibidir, ya seversin ya da evden kaçar'' dedim bilinçsizce... Bu kapı dediğimiz şey; öss, olmak ya da olmamak mıdır, tüm mesele bu mudur? Bende bilmiyorum ki mesele olan nedir, ne, ne değildir... ?
E.E
Güzel bir gelecek arzusu sürekli tahayyür edilir genç yaşamlarda. Lakin her zaman eksik olmayan bir kaygı vardır bu düşüncelerde. Tanımı hep değişiktir farklı beyinlerde. Kimi, hiç çekinmeden karşısına çıkıp, geleceğini isteyecekken ondan, kimi, garip bir belirsizlik içinde büyütecektir onu gözlerinde. O diye bahsettiğim şey, ne canlıdır ne cansız. O diye bahsettiğim şey, vakti zamanı gelince, kimi insanın canına can katacakken, kimisi için o vakitler, olacaktır bir hüzn-gâh. O diye bahsettiğim şey, bir buçuk milyon insanın geleceği için karaladığı sayfalardır, işaretlediği, kimi zaman anlamsız, kimi zaman mühim sorulardır...
Peki bizlere düşen nedir? Cevabı basit; kime sorsak ders çalışmaktır yanıtı, kime sorsak test çözmektir cevabı. Aslında kimi zaman hak vermemek elde değil bu sözlere. ''Mademki geleceğimizi bize verecek olan şey bu sınavsa, kendimizi bu sınav için bazı şeylerden soyutlamamız gerek'' derim bazen kendi kendime... Hele bir okullar açılsın bakarız. Dostlarımı bir göreyim, kim bilir belki yeniden canlanırız...
Küçük bir çocukken, yetişkin bir insan olmaya adayken, okul kantininde, okul bahçesinde, arkadaşlarımla vakit geçirirken, kardeşim gibi sevdiğim dostlarım hep yanımdayken, onlarla geçirdiğim vakte paha biçilemezken, o dediğim şey, günü geldiğinde kardeşlerimle beni yarıştıracakken, geçmek zorunda mıyız ey dostlar, zehirli meyveli ağaçların süslediği öss bahçesinden...? Yetmez ki geçmek bahçeden ey dostlar. Bahçenin sonundaki küçücük kapıya ne demeli? Küçük bir kapı ama büyük insanları alıyor. Talihsizliğe falan bakmıyor, şansla oynanan bir oyun gibi hatta kimine göre. Tamam, kapıya kadar geldik, ya kapalıysa? Fazla seçeneğimiz yok gibi ey dostlar; ya anahtarı bulur açarız ya da anahtarı bulmaya çalışmaz kapıda kalırız... Nedir bu kapının ihtişamı, nedir bu kapıyı açmanın sırrı? Bu kapıdan geçmek bu kadar önemli mi ki? Bu kapıdan geçmek; insanın hayatını kazanması ya da kaybetmesidir, hayatını kazanmak ve o hayata bir adım önde başlamaktır. Tüm bunlar iyi güzelde, bu kapıya giden yolda ne var, kimler var? Bu kapıya giden yolda ben varım, sen varsın, biz varız, hepimiz... Bu kapıya giden yolda testle tost arasında sıkışmış gençlik var. Ya geçemezsek bu kapıdan, o zaman ne olur? Yıkılır mı tüm hayallerimiz? Kalmaz mı sevenimiz...
Peki bu öss dediğimiz şey can yakar mı? Kendileri ısırgan bir sivrisinek gibi midirler? Yazdık çizdik, tartıştık. Lakin bizim elimizde olan bir şey mi ki bu öss? Sordum kendime, cevabı yine kendimde; ''yavru bir kedi gibidir, ya seversin ya da evden kaçar'' dedim bilinçsizce... Bu kapı dediğimiz şey; öss, olmak ya da olmamak mıdır, tüm mesele bu mudur? Bende bilmiyorum ki mesele olan nedir, ne, ne değildir... ?
E.E
mutlululuk.
mutluluk nedir?
kimdir?
nerelidir bu arkadaş?
hiç olmuş mu benim hayallerime yoldaş.?
uğramış mı dostlarımın evlerine?
gülümsemiş mi hiç sevdiğim kadının gözlerine..?
Haksızlık yapmayalım şimdi arkadaş. Uğramıştır elbet, lakiin şurası soru işaretidir ki; insanlar onu tam yakaladım derken, ediverirmiş onları terk...
Yanıbaşımda bir bardak limonata. Köpürcükler doluşmuş bardağın tam ortasına. Mutlu gibiler, çünkü hep birlikteler. Sol yanımda küçük bir süs saati, akrep ile yelkovan epey ayrı şu sıralar ama mutlular, çünkü hep başbaşalar. Ee yani bu gizemin sırrı hep beraber olmaktan mı geçiyor? Bende bilemedim kine...
Günlerden bir gün, silgi tozlarının kısım kısım kendine yer edindiği, tek köşesi kırık masamda, ucunu annemin bıçakla açtıdığı, sakalları ağarmış, beli bükülmüş bir ihtiyar edasıyla köşesinde duran, günden güne küçülen kara kalemimle başbaşa iken, önümdeki boş sayfaya diğer kalbimi çizer iken; minik bir sinek takıldı gözüme. Çok küçüktü, miniminicik. Kendince çok hızlı uçuyordu bu arkadaş. Gözden kaçırmak istemedim, izlediim izledim... Sanki izlendiğini anlamış gibi, bir oraya bir buraya, gözümden kaçmak istercesine dönüşler yapmaya başladı bizimki. Ne kudrettir başardı da. Oturduğum yerden tüm odayı şöyle bir gözden geçirdim. Bi görünüp bi yok oluyordu eşek sıpası. Sanki dalga geçiyordu benimle iyi mi!? Sonra bir iki dakika gözlerim yalnız kaldı, duraksadım, düşündüm ve dedim ki ''işte mutluluğun tanımı, işte mutluluğun ta kendisi. İlla ki gösterecekti kendini, sonra naza başlayacaktı hemen. Kendini ağırdan satacaktı, ortadan kaybolup durakcaktı. İşte buu, artık elimde derken, sağa sola hızlı hareketler yapıp gözden kaybolacaktı. Onu bulmak zor muydu, elinde tutmak daha mı zordu?''
Ben böyle düşünüp böyle yazdım ey ahali. Aslında biliyorum, mutluluk bu kadar basit tanımlanmamalı, bu kadar somut olmamalı. Elini bir kez tuttumu hiç bırakmamalı...
dn; ~ Ne çok konuştum ben yahu. Laf kalabalığı yapmamışımdır umarım. Lakiin; mutluluğu bilen, onu gören varsa bekliyorum buralarda. Yalnız bi şartım var, gelirken mutluluklarınızı da yanınızda getirin emi. Kötü bi niyetim yok, maksat eli boş gelmemek. ;)
E.E
kimdir?
nerelidir bu arkadaş?
hiç olmuş mu benim hayallerime yoldaş.?
uğramış mı dostlarımın evlerine?
gülümsemiş mi hiç sevdiğim kadının gözlerine..?
Haksızlık yapmayalım şimdi arkadaş. Uğramıştır elbet, lakiin şurası soru işaretidir ki; insanlar onu tam yakaladım derken, ediverirmiş onları terk...
Yanıbaşımda bir bardak limonata. Köpürcükler doluşmuş bardağın tam ortasına. Mutlu gibiler, çünkü hep birlikteler. Sol yanımda küçük bir süs saati, akrep ile yelkovan epey ayrı şu sıralar ama mutlular, çünkü hep başbaşalar. Ee yani bu gizemin sırrı hep beraber olmaktan mı geçiyor? Bende bilemedim kine...
Günlerden bir gün, silgi tozlarının kısım kısım kendine yer edindiği, tek köşesi kırık masamda, ucunu annemin bıçakla açtıdığı, sakalları ağarmış, beli bükülmüş bir ihtiyar edasıyla köşesinde duran, günden güne küçülen kara kalemimle başbaşa iken, önümdeki boş sayfaya diğer kalbimi çizer iken; minik bir sinek takıldı gözüme. Çok küçüktü, miniminicik. Kendince çok hızlı uçuyordu bu arkadaş. Gözden kaçırmak istemedim, izlediim izledim... Sanki izlendiğini anlamış gibi, bir oraya bir buraya, gözümden kaçmak istercesine dönüşler yapmaya başladı bizimki. Ne kudrettir başardı da. Oturduğum yerden tüm odayı şöyle bir gözden geçirdim. Bi görünüp bi yok oluyordu eşek sıpası. Sanki dalga geçiyordu benimle iyi mi!? Sonra bir iki dakika gözlerim yalnız kaldı, duraksadım, düşündüm ve dedim ki ''işte mutluluğun tanımı, işte mutluluğun ta kendisi. İlla ki gösterecekti kendini, sonra naza başlayacaktı hemen. Kendini ağırdan satacaktı, ortadan kaybolup durakcaktı. İşte buu, artık elimde derken, sağa sola hızlı hareketler yapıp gözden kaybolacaktı. Onu bulmak zor muydu, elinde tutmak daha mı zordu?''
Ben böyle düşünüp böyle yazdım ey ahali. Aslında biliyorum, mutluluk bu kadar basit tanımlanmamalı, bu kadar somut olmamalı. Elini bir kez tuttumu hiç bırakmamalı...
dn; ~ Ne çok konuştum ben yahu. Laf kalabalığı yapmamışımdır umarım. Lakiin; mutluluğu bilen, onu gören varsa bekliyorum buralarda. Yalnız bi şartım var, gelirken mutluluklarınızı da yanınızda getirin emi. Kötü bi niyetim yok, maksat eli boş gelmemek. ;)
E.E
seçmiş miydim ki ben rengimi?
Küçükken bir yalan söyledim, arkadaşlarım bana gülmesin, benimle dalga geçmesinler diye... Ben küçükken kandırdım onları, taa çok küçükken.
Bizim sınıfta bi kız vardı. Sormuştu bana ''sen yenkleri biliyomusun'' diye. Dedim ''evet bilmezmiyim!'' Sonra devam etti; ''ben o kaday çok seveyim ki yenkleri hep çizeyim yenk yenk.'' Altta kalır mıyım ben yapıştırdım cevabı; ''dedim sen ne diyon ben duvaylaya çizeyim yenkleri soora annem kızay siley onları dedim...''
Oysa gerçek değildi bu, hiç çizmedim ben duvar felan. Lakin bilir miydim yalanı; bilmezdim; tıpkı renkleri bilemediğim gibi...
Renkleri görmek mi önemli bilmek bi bilememiştim küçükkene. Renkli kalemlerim yoktu. Çizerdim tek kurşun kalemimle. Ama bide kırmızı kalemim vardı, annem demişti bak bu kırmızı diye. Sevdim ben onu, ama önce siyahla çizerdim çizgilerimi, sonra altına kırmızı çizgileri çizerdim, güzel olurdu, sevinirdim.
Sonra bi gün büyüdüm ben. Adam olucam dedim kendiliğimden. Küçükkene çizdiğim o siyah, kırmızı çizgiler varya, onların üzerinden yürüyecektim, hayata bu mat renklerden başlayacaktım... Sonra tanıştım birsürü insanla. Hepsi renk renk, hepsi ayrı duygular taşıyor, ayrı duygular hissettiriyor insanlara. Küçükkene yalan söylediğim kız haklı mıydı ki? Onlarca renk var mıydı çizilecek, üzerinden hayata yürünecek...? Sonra kızdım anneme; dedim neden öğretmedin renkleri bana. Baksana dünyaya ne güzel, rengarenk. Ama ben bilmiyordum ki renkleri. Beyaz mıydı kar, mavi miydi gökyüzü, yeşil miydi ağaçlar? Ee ben napıyım şimdi, ben kendi dünyamı küçükkene çizmiş miydim? Kırmızı ve siyah mıydı benim renklerim?
Ben sonralardan pişman olmaya başladım. Keşke anneme kızmaysaydım, keşke diğer renklere hasretle bakmasaydım... Ben sonralardan anlamaya başladım. Evet insanlar rengarenk, ilk görünüşleri o kadar güzel ki alamazsınız gözlerinizi. Ya sonrası nedir bu görkemin??
Dedim kendi kendime; sağol anne, iyiki öğretmemişsin renkleri bana. İnsanlar öğrenmişte ne olmuş. Her gün ayrı rengin ardına saklıyorlar kendilerini. Her gün başka renkle kıskandırıyorlar milleti. Hani şu küçükken yalan söylediğim kız varya şimdi kim bilir hangi sevdiği renkle kandırıyor sevdiklerini... Bu sizce iyi birşey mi? Şudur ki düşüncem; iki yüzlülüğün ta kendisi!
Kırmızı benim, siyahta benim. Bunlar benim, başkasının değil. Başkasının ki de benim değil. Şimdi böyle diyorum ya bakmayın siz bana. Belki değişirim sonra.
gözlüklü dünya ;)
E.E
Bizim sınıfta bi kız vardı. Sormuştu bana ''sen yenkleri biliyomusun'' diye. Dedim ''evet bilmezmiyim!'' Sonra devam etti; ''ben o kaday çok seveyim ki yenkleri hep çizeyim yenk yenk.'' Altta kalır mıyım ben yapıştırdım cevabı; ''dedim sen ne diyon ben duvaylaya çizeyim yenkleri soora annem kızay siley onları dedim...''
Oysa gerçek değildi bu, hiç çizmedim ben duvar felan. Lakin bilir miydim yalanı; bilmezdim; tıpkı renkleri bilemediğim gibi...
Renkleri görmek mi önemli bilmek bi bilememiştim küçükkene. Renkli kalemlerim yoktu. Çizerdim tek kurşun kalemimle. Ama bide kırmızı kalemim vardı, annem demişti bak bu kırmızı diye. Sevdim ben onu, ama önce siyahla çizerdim çizgilerimi, sonra altına kırmızı çizgileri çizerdim, güzel olurdu, sevinirdim.
Sonra bi gün büyüdüm ben. Adam olucam dedim kendiliğimden. Küçükkene çizdiğim o siyah, kırmızı çizgiler varya, onların üzerinden yürüyecektim, hayata bu mat renklerden başlayacaktım... Sonra tanıştım birsürü insanla. Hepsi renk renk, hepsi ayrı duygular taşıyor, ayrı duygular hissettiriyor insanlara. Küçükkene yalan söylediğim kız haklı mıydı ki? Onlarca renk var mıydı çizilecek, üzerinden hayata yürünecek...? Sonra kızdım anneme; dedim neden öğretmedin renkleri bana. Baksana dünyaya ne güzel, rengarenk. Ama ben bilmiyordum ki renkleri. Beyaz mıydı kar, mavi miydi gökyüzü, yeşil miydi ağaçlar? Ee ben napıyım şimdi, ben kendi dünyamı küçükkene çizmiş miydim? Kırmızı ve siyah mıydı benim renklerim?
Ben sonralardan pişman olmaya başladım. Keşke anneme kızmaysaydım, keşke diğer renklere hasretle bakmasaydım... Ben sonralardan anlamaya başladım. Evet insanlar rengarenk, ilk görünüşleri o kadar güzel ki alamazsınız gözlerinizi. Ya sonrası nedir bu görkemin??
Dedim kendi kendime; sağol anne, iyiki öğretmemişsin renkleri bana. İnsanlar öğrenmişte ne olmuş. Her gün ayrı rengin ardına saklıyorlar kendilerini. Her gün başka renkle kıskandırıyorlar milleti. Hani şu küçükken yalan söylediğim kız varya şimdi kim bilir hangi sevdiği renkle kandırıyor sevdiklerini... Bu sizce iyi birşey mi? Şudur ki düşüncem; iki yüzlülüğün ta kendisi!
Kırmızı benim, siyahta benim. Bunlar benim, başkasının değil. Başkasının ki de benim değil. Şimdi böyle diyorum ya bakmayın siz bana. Belki değişirim sonra.
gözlüklü dünya ;)
E.E
o kişi a, bu kişi b, diğeri c
insanlar, insanları insana benzedikleri için mi severler?
yoksa kendilerine benzettikleri için mi?
yok yok olmadı insanlar insanları kendi istedikleri gibi gördüğü için severler, sevebilirler.
kendi kalıplarında yoğururlar dostlukları, ilişkileri.
kendi gözlüklerini takmasını ve onunla bakmasını isterler dünyaya.
hani klişeleşmiş bir söz vardır ya ~dünyaya farklı açılardan bakıyoruz. ~ama aynı dünyaya bakıyoruz!
işte budur insanları hata yapmaya sürükleyen mantık.
işte budur yapılan seçimlerin bizi göz göre göre yanlışa sürüklemesini kabullenmek!
ben a kişisiyim sen b kişisi.benim seni sevmem için benim gibi olman gerekmez eyvallah.
ya sen c kişisi! neden senin gibi olmamı bekleyip benim dünyamı daraltıyorsun.
senin gibi olmadım diye suçlu ben oldum diii mi?
bak olum anlatamadım! ben sana el sallıyorum sen niye göz kırptığımı düşünüyorsun. haa çünkü sen öyle anlamak istiyorsun.
bak dostum, aynı dünyada yaşıyoruz, aynı dünyaya bakıyoruz ama şunu unutma; hiçkimsecikler bir başkasının davranışlarını kendisine göre algılayıp yorumlama hakkına sahip değildir!
benim elim benim gözümü çıkarır, senin elin senin gözünü, haa ;)
~millet insanlar neden mutludur bilir misiniz? dünyayı olduğu gibi değil kendi istedikleri gibi gördükleri için. mutlu olun buna karşı değilim, bende mutluyum. ama esas mutluluğu bulmak dünyayı olduğu gibi kabullenmekten geçiyor diii mi ??? yoksa ben baştan mı hatalıyım. olm bişey de -.-
yanlışmıyım kimsecikler??
E.E
dn; ~ hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim. ben ki her ne demişsem görüpte söylemişim~
m.akif
yoksa kendilerine benzettikleri için mi?
yok yok olmadı insanlar insanları kendi istedikleri gibi gördüğü için severler, sevebilirler.
kendi kalıplarında yoğururlar dostlukları, ilişkileri.
kendi gözlüklerini takmasını ve onunla bakmasını isterler dünyaya.
hani klişeleşmiş bir söz vardır ya ~dünyaya farklı açılardan bakıyoruz. ~ama aynı dünyaya bakıyoruz!
işte budur insanları hata yapmaya sürükleyen mantık.
işte budur yapılan seçimlerin bizi göz göre göre yanlışa sürüklemesini kabullenmek!
ben a kişisiyim sen b kişisi.benim seni sevmem için benim gibi olman gerekmez eyvallah.
ya sen c kişisi! neden senin gibi olmamı bekleyip benim dünyamı daraltıyorsun.
senin gibi olmadım diye suçlu ben oldum diii mi?
bak olum anlatamadım! ben sana el sallıyorum sen niye göz kırptığımı düşünüyorsun. haa çünkü sen öyle anlamak istiyorsun.
bak dostum, aynı dünyada yaşıyoruz, aynı dünyaya bakıyoruz ama şunu unutma; hiçkimsecikler bir başkasının davranışlarını kendisine göre algılayıp yorumlama hakkına sahip değildir!
benim elim benim gözümü çıkarır, senin elin senin gözünü, haa ;)
~millet insanlar neden mutludur bilir misiniz? dünyayı olduğu gibi değil kendi istedikleri gibi gördükleri için. mutlu olun buna karşı değilim, bende mutluyum. ama esas mutluluğu bulmak dünyayı olduğu gibi kabullenmekten geçiyor diii mi ??? yoksa ben baştan mı hatalıyım. olm bişey de -.-
yanlışmıyım kimsecikler??
E.E
dn; ~ hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim. ben ki her ne demişsem görüpte söylemişim~
m.akif
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)